Kaygı anksiyete tedavisi


 

Kaygı yani tıbbi adıyla ‘anksiyete’ye kısa bir göz atalım. Tıbbi anlamını 19. yüzyılda kazanmış olan anksiyete sözcüğü kaynağını Hint-Germen kökenki ‘angh’ sözcüğünden alır. Sıkıca bastırmak, boğazını sıkmak, sıkıntı ve tasa anlamına gelmektedir. Benzer olarak klinik görüşmelerde de ‘sanki boğazımı sıkıyorlarmış gibi’ ya da ‘sanki şuramda bir şey oturuyor gibi’ şeklinde sıkça tarif edilen bir durumdur.

Milattan önce 3000’lerde yazılan Gılgamış Destanı’nın kaygı ile ilgili durumları anlatan ilk yazılı eser olduğu söyleniyor. Bu destanda Gılgamış, kendi ölümsüzlüğü ile ilgili kaygılarından söz etmektedir.

Kaygı ya da anksiyete Longman Dictionery of Psychology and Psychiatry’e göre; süreğen bir dehşet, kuruntu ve yaklaşan felaket hissi olarak tanımlanır. Kaygı çeşitli şekillerde hissedilebilir. Kaygı fizyolojik, duygu, düşünce ve davranış düzeyindeki değişimlerle kendini gösterebilir. Özetle fizyolojik olarak kalp çarpıntısı, ellerde titreme, terleme, bayılacakmış gibi olma, kızarma gibi bedensel belirtiler olabilir. Endişe, korku, heyecan duyma gibi duygusal hisler yaşanabilir. Düşünce içeriği genellikle olumsuzdur. Bir şeyler ters gidecek ya da kötü bir şey olacakmış gibi düşünceler olabilir. Davranışlar gergin ve huzursuzdur. Bu panik halinde bir şeyden kaçıyormuş gibi davranmak ya da tam tersi donakalmak şeklinde karşımıza çıkabilir.

Kaygıya zemin hazırlayan etkenlerin başında stresli yaşam olaylarını söyleyebiliriz. Ayrılığa karşı aşırı duyarlılık, sorunlu bağlanma tarzları, çocukluk çağında fiziksel ve cinsel istismara uğramak, öfkeyi ifade edememe, bağımlılık ve ayrılığa ilişkin çatışmalar sıralanabilir.

Kaygı korkudan ayrılmalıdır. Korku mevcut ve açık bir tehlike karşısında yaşanan duygudur ve kişinin yaptığı bir değerlendirmeye işaret eden bilişsel bir süreçtir. Kaygı ise kişinin yaptığı bu değerlendirmeye karşı verilen duygusal tepkiyi içerir. Çok kabaca korku daha bilişsel yani düşünceye yönelik kaygı ise daha çok duygusal tepkileri içeren bir süreçtir. Kaygı bilinmeyen ya da tanınmayan, çoğunlukla bilinçdışı çatışmalar, güvensizlik hissi veya içimizde yasaklanmış dürtülere karşı oluşan bir yanıttır. Bununla birlikte kaygı da korku da tehlikeye karşı koymak için kişinin bedenini eyleme geçirir. Kaslarda kasılma, soluk alıp verme veya kalp atımında hızlanma gibi bedensel belirtilere neden olurlar. Korktuğumuzda bizi neyin tehdit ettiğini biliriz, içinde bulunduğumuz durum bizi harekete geçirir, algılarımız keskinleşir ve tehlikenin üstesinden gelmek için kaçmayı ya da başka uygun yöntemlere başvurmayı deneriz. Kaygıya kapıldığımızda ise korkudan farklı olarak yüzleştiğimiz tehlikeyi atlatabilmek için nasıl adımlar atmamız gerektiğini bilemeyiz. Algılarımız keskinleşmek yerine daha bulanık ve belirsiz bir hal alır. Kaygı her türlü biçime bürünüp farklı yoğunluklarda ortaya çıkabilir.

 

Psikoterapi ve Anksiyete

 

Varoluşçu psikoterapinin önemli isimlerinden Rollo May’a göre kaygı duygusu insanın az ya da çok kendine dair farkındalığını yok etme eğilimindedir. Kaygı insanın geçici bir süre nerede ve kim olduğunu unutmasına neden olarak gerçekliğe dair algısını bulandırır. Bu şaşkınlık, yani kim olduğumuz ve ne yapmamız gerektiğine dair karmaşa kaygının en acı verici yönüdür. Fakat bu durumun olumlu ve umut verici yanı ise nasıl ki kaygı özfarkındalığımızı yok ediyorsa kendimize dair farkındalığımız da kaygıyı yok edebilir. Bir başka deyişle kendimize dair algımız güçlendikçe kaygıya karşı durup onu alt etme olasılığı da o denli artar. Psikoterapi de üzerinde çalıştığımız konulardan biri kendimize dair farkındalığımızı artırmaktır.

 

Kaygı ve korku çok eski zamanlardan bu yana tehlikelerden korunmak için kullanılan savunmalardır aslında. Kaygı tehlike anında kişiyi harekete geçmeye hazırlar. Korku ve anksiyete tehlikeler karşısında bize avantaj sağlayan durumlarından dolayı insanın doğal bir parçası olarak görülürler. Bir başka açıdan kaygı bir alarmdır. Doğanın bize çözmemiz gereken bir sorunumuz olduğunu gösterme yöntemidir. Bu nedenle kaygılı olduğumuzda buna yakından bakmak nedenlerini ve kaygıya sebep olan ihtiyaçlarımızı fark ederek çözmek için bir fırsat sunar bize kaygıyı hissetmek. Böylece psikoterapi ile bu kaygıyı çözmek için öğrenilen yöntemler yaşamın ilerleyen dönemlerinde karşımıza çıkacak zorlukları çözmek için bize yol gösterecektir.

 

Kadınlarda kaygı

Kadınlarda kaygı bozukluklarının daha sık görüldüğü bilinmektedir. Bunun nedeni hormonal farklılıklara, genetik farklılıklara, travmaya daha sık maruz kalmaya, sosyal baskılara, kadınlık rollerine ve toplumsal beklentiler sonucu gelişen davranışlara, öğrenilmiş çaresizlik, uygunsuz baş etme yöntemleri gibi nedenlere bağlanmaktadır.

Kişiyi motive eden hafif düzeydeki kaygılar işlevimizi bozmadığı sürece olumlu olarak değerlendirilebilir. Örneğin sınav kaygısı hafif düzeyde ise kişiyi sınava hazırlanmak için motive edecek ve ders çalışmasını sağlayacaktır. Ancak çalışmayı ve öğrenmeyi engelleyecek düzeyde ise o zaman tedavi edilmesi gereklidir. Bu tedavi ilaçlı yada ilaçsız olarak düzenlenebilir.

Hangi nedene bağlı olursa olsun kaygı bir alarmdır. Bu alarmının sesini duymak ve üzerine gidip ne olduğunu anlamak gereklidir. Kaygıyı ortaya çıkaran durum üzerinde çalışmak, gerekli değişiklikleri düzenlemek gereklidir. Kaygılı insan belli bir duruma karşı yada genelleyerek her şey çok kötü gidecek, olumsuz gelişmeler yaşanacak gibi düşüncelerle harekete geçmeyebilir ya da amaçsızca bir çok yan yollar deneyebilir.   Bu yan yollar çözüm üretmekten çok bazen sorunun bir parçası haline gelebilir. Psikoterapi ile bu duygu, düşünce ve çözüm için işe yarayan ve yaramayan davranışlar ayrıntılı olarak çalışılabilir. Kaygı ilaçlı ya da ilaçsız olarak psikoterapi yöntemleri ile ve yahut her ikisi birlikte kullanılarak tedavi edilebilir bir durumdur. Burada öğrenilen baş etme yöntemleri gelecekte karşılaşılacak zorluklar veya tekrar eden kaygılı durumlarda da etkili olacaktır. Kaygının tedavi edilmesi yaşam kalitesine çok olumlu katkı sağlayacaktır.